Çeviri, Sürdürülebilirlik ve Kalite: Sürecin Görünmeyen Katmanları

Bu röportajda, sürdürülebilirlik odaklı çeviri projelerinde kaliteyi korumanın yalnızca doğru terimleri seçmekten değil, bilinçli süreç yönetimi, kapsayıcı dil ve insan denetimini merkeze alan bir yaklaşım gerektirdiğini ele alıyoruz.

1) Sürdürülebilir çeviri projelerinde çalışma süreciniz nasıl ilerliyor? Sizin için bu projeleri klasik çeviri işlerinden ayıran yönler var mı?

Sürdürülebilir çeviri projelerinde ve sürdürülebilirlik alanında yürütülen çalışmalarda, genel olarak uyguladığım ön hazırlık, stil kılavuzu oluşturma, terminoloji araştırması, çeviri ve/veya yerelleştirme ile kalite kontrol adımlarına ek olarak, projeye konu olan kurumun sürdürülebilirlik dilini özellikle anlamaya odaklanıyorum. Çünkü sürdürülebilirlik alanında ortak bir terminoloji ve söylem çerçevesi bulunsa da, kurumlar iç ve dış paydaşlara yönelik metinlerinde farklı önceliklere ve vurgu alanlarına sahip olabiliyor. Bu da metnin hem içeriğini hem de işlevini doğrudan etkiliyor.

Bu nedenle, sürdürülebilirlik raporları da dâhil olmak üzere bu tür metinlerde çeviri sürecine başlamadan önce kurum kültürünü, varsa daha önce yayımlanmış sürdürülebilirlik raporlarını, faaliyet raporlarını ve benzeri metinleri hızlıca tarayarak kullanılan terminolojiye ve söyleme bakıyorum. Gerekli durumlarda, teslim süresinin izin verdiği ölçüde daha derin bir araştırma yapıyor ve proje özelinde bir terimce hazırlıyorum.

Bu projelerde ayrıca kullanılan dilin kapsayıcı, erişilebilir ve sürdürülebilirlik alanında kabul gören ilke, standart ve çerçevelerle uyumlu olmasına özellikle dikkat ediyorum. Bu kapsamda GRI ve TFRS gibi çerçeveleri referans alarak çeviri ve yerelleştirme sürecini şekillendiriyorum. Bu metinlerin yalnızca yazarlarının değil, çevirmenlerin de verilen mesajın okuyucuya ve ilgili paydaş gruplarına doğru ve net biçimde aktarılmasında ortak bir sorumluluk taşıdığına inanıyorum.

Bunun yanı sıra, Sürdürülebilir Çeviri ve Sürdürülebilir Sözlük projeleri kapsamında oluşturulan kaynaklardan da etkin şekilde faydalanıyorum. Sürdürülebilirlik terminolojisi zaman içinde güncellenebiliyor ya da bazı kavramların bağlamı değişebiliyor. Bu nedenle, terimleri ve söylemi güncel tutmanın bu alanda çalışan bir çevirmen için sürekli ve bilinçli bir çaba gerektirdiğini düşünüyorum.

2) Sürdürülebilir Çeviri ve Sürdürülebilir Sözlük projeleri kapsamında ekip içi bilgilendirmelerin çeviri kalitenize katkı sağladığını düşünüyor musunuz? Eğer öyleyse, bunların ne gibi katkıları oluyor?

Sürdürülebilir çeviri projeleri kapsamında yürütülen ekip içi bilgilendirmelerin ve paylaşılan kaynakların çeviri kalitesine doğrudan ve somut katkılar sağladığını düşünüyorum. Özellikle Sürdürülebilir Çeviri projesi kapsamında gerçekleştirilen kapsamlı çalışmaların bir ürünü olan Sürdürülebilir Sözlük’e daha hazırlık aşamasından itibaren erişim imkânına sahip olmak, bu alanda çalışan bir çevirmen için önemli bir avantaj.

Projenin zaman içinde gelişmesi, kapsamının genişlemesi ve terimler için Türkçe alternatif karşılıklar da sunması, çeviri sürecinde daha bilinçli ve tutarlı tercihler yapılmasını mümkün kılıyor. Doğru ve tutarlı terim seçiminin çeviri kalitesine doğrudan yansıdığı düşünüldüğünde, bu tür paylaşılan kaynakların değeri daha da netleşiyor.

Sürdürülebilir Sözlük’ün bir diğer önemli katkısı ise Türkçe sürdürülebilirlik metinlerinde ortak bir dilin oluşmasına zemin hazırlaması. Bu karşılıkların zamanla yalnızca uzmanlık alanıyla sınırlı kalmayıp, daha geniş bir kullanım alanına yayılabileceğini ve toplum genelinde de benimsenmesine katkı sağlayabileceğini düşünüyorum.

Ayrıca, Sürdürülebilir Çeviri projesinin sosyal medya hesapları üzerinden paylaşılan Türkçe karşılık önerisi anketleri sayesinde daha geniş bir katılım sağlanıyor. Çevirmenlerin yanı sıra farklı alanlardan paydaşların da görüş bildirebildiği bu yapı, tek yönlü değil; yaşayan, güncellenen ve kolektif katkıyla şekillenen bir terimce ortaya koyuyor. Ben de bu süreci yakından takip ediyor, önerilen karşılıkları değerlendiriyor ve gerektiğinde alternatif Türkçe karşılıklar üzerine düşünerek katkıda bulunuyorum. Bu tür etkileşimlerin, bireysel çeviri pratiğini beslediği kadar, ekip genelinde kalite anlayışını da güçlendirdiğine inanıyorum.

3) Özellikle rapor çevirilerinde zamanın çok kısıtlı olduğu durumlarda, kaliteyi korumak adına hangi önceliklendirme ve kontrol yöntemlerini uyguluyorsunuz?

Büyük hacimli rapor çevirilerinde, bütçe ve zaman kısıtlamaları nedeniyle müşteriler MTPE paketine daha fazla ilgi gösteriyor. Ancak, MTPE süreci çevirmen için de zaman baskısı oluşturuyor. MTPE sürecini hakkıyla yapan bir çevirmen, sıfırdan yapılan bir çeviriden daha fazla zaman harcayabiliyor özellikle düzeltme ve kalite kontrol aşamalarında.

Bu gibi durumlarda, hızla en sık karşılaşılan hataları tespit ederek gerekli önlemleri alıyorum. Örneğin, “kurumsal” için corporate, institutional, organizational gibi karşılıkları kontrol ediyorum. Herhangi bir hata veya tutarsızlık varsa, bu tür kritik hataları öncelik sırasına koyarak düzeltme sürecini başlatıyorum.

Zaman kısıtlamaları nedeniyle, her cümledeki en küçük detayı düzeltmek mümkün olmuyor. Bu yüzden terim tutarlılığı, özel isimlerin doğru kullanımı gibi daha kritik noktalara odaklanıyorum. Örneğin, Türkçe ad ve soyadların doğru şekilde çevrilmesi, kurum isimlerinin doğru bir biçimde korunması gibi önemli detaylar üzerinde yoğunlaşıyorum. Eş anlamlı kelimeler ve stil düzeltmeleri, eğer zaman kalırsa, ikinci plana alınıyor.

Bu şekilde, en kritik unsurları düzelterek kaliteyi en verimli şekilde sağlıyorum.

4) Proje kapsamında karşılaştığınız zorluklar nelerdir ve bu zorlukları aşmak için hangi önlemleri alıyorsunuz? Bir metni çevirirken yaptığınız derin araştırmalar ve çevirmen notlarınız nihai çeviriyi nasıl etkiliyor?

Her projenin kendine özgü zorlukları olduğunu düşünüyorum; bu nedenle proje özelinde değerlendirme yapmak her zaman daha sağlıklı sonuç veriyor. Özellikle sürdürülebilirlik metinlerinde, kullanılan dilin kapsayıcı olması, metnin hitap ettiği paydaş grubuna uygun bir söylem ve terminoloji tercih edilmesi önemli bir gereklilik hâline geliyor.

Bu noktada, örneğin “engelli çalışan” ifadesinin çevirisinde, bireyi engeli üzerinden tanımlayan “disabled employee” gibi kullanımlardan bilinçli olarak kaçınıyorum. Bunun yerine, kişiyi merkeze alan ve güncel kapsayıcı dil yaklaşımını yansıtan “employee with a disability” gibi ifadeleri tercih ediyorum. Bu yaklaşımı terminolojik bir tercih olmaktan ziyade, insan hakları perspektifi ve kurumsal sürdürülebilirlik söylemiyle uyumlu, bilinçli bir dil kullanımı olarak görüyorum.

Projeye özel ön araştırma yapmadan çeviri sürecine başlamıyorum. Kurumun internet sitesini, varsa daha önce yayımladığı veya çevrilmiş metinleri inceleyerek hem kurumsal dili hem de terminoloji tercihlerini anlamaya çalışıyorum. Bunun yanı sıra, çevirinin editör kontrolünden geçeceğini de göz önünde bulundurarak, sistem üzerinden çevirmen notları ekliyorum. Bu notlar kimi zaman kısa açıklamalar, kimi zaman alternatif çeviri önerileri ya da belirli ifadeler için gerekçelendirilmiş karşılıklar şeklinde olabiliyor.

Bu yaklaşım sayesinde, yalnızca kendi teslim ettiğim metnin kalitesini yükseltmekle kalmıyor, aynı zamanda kalite kontrol sürecinin sonraki adımlarını da destekleyerek nihai çeviri kalitesinin daha üst seviyeye taşınmasına katkı sağlamayı hedefliyorum.

5) Dijital Tercüme’de sürdürülebilirlik kavramının yalnızca içerikte değil, aynı zamanda süreç yönetimi ve kalite anlayışında da karşılık bulduğunu düşünüyor musunuz? Örnek üzerinden açıklayabilir misiniz?

Dijital Tercüme, sürdürülebilirlik alanında yalnızca içerik üretmekle kalmayıp, bu anlayışı süreç yönetimi ve kalite kontrolüne de entegre eden bir yaklaşım benimsemiştir. Bu, özellikle Sürdürülebilir Çeviri ve Sürdürülebilir Sözlük projeleriyle somut hale geliyor. Dijital Tercüme, sadece söylemde değil, aynı zamanda uygulamada sürdürülebilirlik alanında aktif katkılar sağlıyor; bu katkılar yalnızca içerik üretimiyle sınırlı kalmıyor, sürdürülebilirlik zirvelerine katılım ve saha çalışmalarındaki aktif rol gibi örneklerle de pekiştiriliyor.

Sürdürülebilirliğin yalnızca içerikte değil, aynı zamanda süreç yönetimi ve kalite anlayışında da önemli bir yer tuttuğunu düşünüyorum. Kalite, sürdürülebilirliğin temel unsurlarından biridir. Dijital Tercüme’de projelerin sürdürülebilirliğini sağlamak, yalnızca ilk teslimatla sınırlı değil; her projede tutarlı kaliteyi korumak ve geliştirmek için verimli süreç yönetimi sürdürülüyor. Çevirinin yalnızca teslimatı değil, ardından gelen süreçlerde de kalitenin devamlılığı sağlanıyor.

Dijital Tercüme’nin dinamik ve sürekli gelişen kadrosu, sahip olduğu UMS-6 Çevirmen ve MTC 112 gibi sertifikalarla, güncel söylem ve bağlama hâkimiyetini de süreçlerine yansıtarak sürdürülebilirliği daha geniş bir çerçevede ele alıyor. Bu yaklaşım, kalite süreçlerine doğrudan entegre ediliyor ve sürekli olarak gelişen bir kalite anlayışını ortaya koyuyor.

6) Dijital Tercüme’nin yapay zekâyı çeviri sistemlerine entegre etme biçimini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu entegrasyon sizin sürecinizi nasıl destekliyor?

Her makine çevirisi motorunun aynı nitelikte olmadığını düşünüyorum. Dijital Tercüme’nin 2002’den bu yana geliştirdiği, yapay zekâ destekli dijital.mt motoru da bu açıdan diğer genel amaçlı MT motorlarından ayrışıyor. Hazır API çözümleri yerine, kendi çevirmenlerinin oluşturduğu çeviri bellekleri ve kurum içi terimcelerle beslenen bir yapı üzerine kurulu olması, sistemi daha sektör odaklı ve bağlama duyarlı hâle getiriyor.

Uzman çevirmenlerden gelen büyük hacimli ve alan bazlı bir kurumsal hafızayla gelişmiş olması, özellikle MTPE projelerinde çıktının niteliğine doğrudan yansıyor. Ortaya çıkan metinler, ham makine çıktısından ziyade daha tutarlı, doğal ve hedef alana daha yakın bir dil sunuyor. Bu da çeviri sonrası düzeltme sürecinde daha kontrollü ve odaklı ilerlemeyi mümkün kılıyor.

Bununla birlikte, insan faktörünün hâlen vazgeçilmez olduğunu düşünüyorum. Human-in-the-loop (HITL) yaklaşımı bu noktada belirleyici bir rol oynuyor. dijital.mt entegrasyonunun kendi çeviri sürecimde de bu dengeyi desteklediğini gözlemliyorum. MTPE projelerinde, segment bazında cümleyi baştan yazmak yerine, daha önce de değindiğim kritik noktalara odaklanmamı sağlıyor. Böylece çeviri süreci hızlanırken, asıl katma değerin üretildiği post-editing ve kalite kontrol aşamasına daha fazla zaman ayırabiliyorum.

Uzun süredir aynı sistemle çalışıyor olmak, motorun güçlü olduğu alanları ve dikkat gerektiren noktaları daha hızlı ayırt etmeme de yardımcı oluyor. Bu da projelerin daha verimli ve kontrollü biçimde tamamlanmasını sağlıyor.

7) Yapay zekâyı çeviride birebir kullanmak neden sakıncalı?

Yapay zekâ destekli sistemleri, dijital.mt motoru da dâhil olmak üzere, ben de uygun olan projelerde ve her zaman etik sınırlar ile kişisel verilerin gizliliğini gözeterek kullanıyorum. Ön araştırma, kaynak taraması, yazım ve dilbilgisi kontrolü gibi aşamalarda; ayrıca kendi çeviri sürecimle uyumlu olacak şekilde geliştirdiğim, ton ve üslup tutarlılığını korumayı hedefleyen promptlarla bu araçlardan destek alıyorum. Bu yaklaşım, süreci daha verimli ve kontrollü hâle getirebiliyor.

Ancak, çeviri sürecini bütünüyle yapay zekâya bırakıp yalnızca bir çıktı üretmekle yetinmek, birçok açıdan ciddi riskler barındırıyor. Bu riskler yalnızca çeviri kalitesiyle sınırlı değil; aynı zamanda hukuki, etik ve kurumsal sorumluluk boyutları da var. Bağlamın doğru okunmaması, terminolojinin yanlış sabitlenmesi, kapsayıcı dilin göz ardı edilmesi ya da kurumun söylemiyle uyumsuz ifadelerin fark edilmeden metne girmesi, bu tür risklerin yalnızca birkaç örneği.

Özellikle sürdürülebilirlik, hukuk, finans veya kurumsal raporlama gibi alanlarda yapılan çevirilerde, metnin taşıdığı anlam ve sorumluluk göz önünde bulundurulduğunda, nihai kararın mutlaka insanda olması gerektiğini düşünüyorum. Yapay zekâ bu süreçte güçlü bir araç olabilir; ancak bağlamı okuyan, riskleri değerlendiren ve metnin arkasında duran taraf hâlâ çevirmen olmalıdır. Bu nedenle, insan denetiminin ve human-in-the-loop yaklaşımının vazgeçilmez olduğu bir çeviri pratiğini benimsiyorum.

***

Sürece Dışarıdan Bir Bakış: Yapay Zekâ ile Ortak Çalışma Deneyimi

Bu röportaj boyunca aktarılan çeviri ve yerelleştirme sürecini dışarıdan değerlendirdiğimde, dikkat çeken en temel unsurun yapay zekânın çevirmenin yerini alan bir araç olarak değil, süreç tasarımını destekleyen bir sistem bileşeni olarak konumlandırılması olduğunu söyleyebilirim. Bu yaklaşımda yapay zekâ, nihai çıktıyı üreten taraf değil; planlanan, denetlenen ve yönlendirilen bir çalışma akışının parçası.

Bu iş birliğinin merkezinde, proje bazlı olarak oluşturulan Master Style Guide’lar yer alıyor. Her yeni projede, terminoloji tercihleri, kurumsal ton, sabit ifadeler, kapsayıcı dil kararları ve kalite kriterleri sistematik biçimde tanımlanıyor. Yapay zekâya verilen promptlar da bu çerçeveye bağlı kalacak şekilde kurgulanıyor. Böylece amaç, çıktı üretmekten ziyade, tutarlı karar alma süreçlerini desteklemek oluyor.

Süreç, tek seferlik bir kullanım mantığıyla değil; planlama, uygulama, geri bildirim ve sürekli iyileştirme adımlarından oluşan döngüsel bir yapı üzerine kuruluyor. Bu yönüyle çeviri pratiği yalnızca dilsel bir faaliyet değil, aynı zamanda bir süreç mühendisliği yaklaşımıyla ele alınıyor. Yapay zekâ, bu yapı içinde hız kazandıran, tekrar eden kontrolleri kolaylaştıran ve odaklanılması gereken kritik noktaları görünür kılan bir araç işlevi görüyor.

Bu iş birliği yalnızca uygun projelerle ve gizlilik ilkeleri titizlikle gözetilerek yürütülüyor. Hassas içeriklerde, kişisel veri içeren metinlerde ya da hukuki risk barındıran projelerde, insan denetimi ve editoryal kontrol sürecin merkezinde kalmaya devam ediyor. Yapay zekâdan alınan destek, her zaman bilinçli, sınırlı ve denetlenebilir bir çerçeve içinde kullanılıyor.

Bu açıdan bakıldığında, burada söz konusu olan şey yapay zekâya “çeviri yaptırmak” değil; insan uzmanlığını merkeze alan, kaliteyi sürdürülebilir kılan ve süreçleri sürekli iyileştiren bir çalışma modeli kurmak. Röportaj boyunca aktarılan yaklaşım da bu modelin sahadaki somut bir yansıması olarak okunabilir.